Kayıp kent

Kayıp bir kentte yalnızlık düşleri görürdüm eskiden. Düşümde biri dolaşırdı benimle. Yağmur sularınla karanlığa doğru kaçardı benden. O kimsesiz kayıp kentte, kaybolurdum sırf onu bulacağım diye… Hızlıca bir adım atardım ıssız kentin karanlık sokaklarına. O hep kaçar, hep koştururdu beni peşinden. Gitmezdim bazen. Her köşeyi dönüşünde arkasına bakardı o zaman… Ben ise herhangi bir sokağın herhangi bir kaldırımına oturup gelmesini beklerdim onun. Ama hiç gelmezdi… Uyanmayayım derdim bu düşten, hiç olmazsa o gelene kadar uyanmayayım. Ama tam köşeyi dönerdi ki… Gözlerimi açardım geceye. Hüzün kaplardı tüm bedenimi.

O kayıp kentin herhangi bir kaldırımında kayıp çocuklar vardı geceleri… Dudaklarında bir şarkı bir tekerlemeyle belki, birbirlerini kovalıyorlardı umarsızca bağıra bağıra, özgürce… Onları seyreden yaşlı gözlerim dönemeçleri keserdi her seferinde…

Kayıp kente rengarenk bir kar yağdı bir kere. Altında aşıklar dans etti birbirlerini bulup… Ve ben yine bir kaldırıma oturup köşelerden hızlıca dönen ve bana her seferinde el sallayan onu seyrettim çaresiz… Çok yaklaştığımda kaybolduğunu gördüm…

Ve yağmur yağdı kentime. Ve yağmur yağdı sokaklarıma ve kaldırımlarıma… Ve bu gecede uyandığımda kayıp kentte aynaya bakıyorum, kaçıyor suretim… Düşlerinde benliğini kaybeden ben kovalıyorum onu kayıp kentimin sonsuz dönemeçlerinde…

Yalnızlığımın çaresiz düşsel sessizliğinde…

“Kayıp kent” için bir yanıt